Parfüm Blogum

Buaralar parfüm beğenme dönemimdeyim. Bazı aralar en güvenilir bulduğum kokulardan bile etkilenmez oluyorum, bazı aralar da böyle coşuyorum ve satın aldığım herşeyi, aslında bir parfümün kaçtakaçı fiyatına sahip olduğunu hesaplayarak alır oluyorum.


Şimdi baktım kesem burnuma yetişemiyo, bari parfümler hakkında gevezelik ediyim dedim. Yani sadece 1 postu bulunan parfüm bloguma devam etmek istiyorum. AMA İngilizce mi devam etmeliyim Türkçe mi karar veremiyoroom.

İngilizce yazmamın avantajları: Okuduğum parfüm yorumları ve notaları hep İngilizce olduğu için tasvir etmekte kullanılan sıfatlar da aklıma İngilizce geliyo hep. Ayrıca Türkçe'lerini bulmak sorun yaratmasa da, Türkçeleri biraz komik geliyo kulaama. Türkçe yazınca parfüme şiir yazıyomuşsun gibi duruyo aslında biraz. Bir de Türkiye'de parfümleri internette aratıp yorumları ve notaları araştıran bilinçli tüketiciler (hahoohaha) var mı, pek fikrim yok.

Türkçe yazmamın avantajları: Daha rahat yazarım. Belki zamanla Türkçe yorum yazarken de kulağa komik gelmiyen bir tarz geliştiririm, yanıma kar kalır? Ayrıca İngilizce parfüm blogları bir dolu, Türkiye'deki parfümseverleri bir araya getirme kutsal görevini üstlenebilirim.

Şimdi ben böyle konuşuyorum da, ratingim her iki dilde de muhtemelen 5 kişiyi geçmiycek. Yine de geleceği olabilecek bir işe kalkıştığımı düşünmem lazım. O yüzden.

Naapsam???

Yanılmışım!

Daha doğrusu yanılmamışım.


 Hafiften Escada Collection'a benzettiğim kokunun sahibi tarafından The Body Shop'a yönlendirildiğimi söylemiştim. Bahsi geçen White Musk Intrigue adlı kokuyu dün denediğimi, ama benzer bitarafını bulamadığımı da söylemiştim. Üstünden zaman geçince ve burnum kendine gelince, bugün parfüm sıktığım yeri tekrar kokladım. Ve voila :)

 Hemen gidip bir eau de toilette'ini bir de body spray'ini aldım. Malesef limited edition. Ama uygun olduğu nispeten soğuk aylarda hevesimi köreltebilicem işte.

 Wordsworth Editions'tan çıkan Alice in Wonderland and Through the Looking Glass'i buldum bi de bugün, çok da uygun fiyata. Bakışıyoruz şuan.

 Bugünden umutlu olduumu sölemiştim, sebebi Strudeltag ve Bugge Wesseltoft konseriydi. İkisine de gitmedim! Banyo yapıp bizim tarafta gezindim, bol bol Deniz'le konuştum. Güzeldi :) Sırada Denizciimin favori dizisi Terminatör ve benim favori dizim the Office var. Maçın bitmesini bekliyoruz üçe kadar sayıp playe basmak için. (O beklemiyo gerçi, maçı izliyo) Oh oh ohş...

Gıcık

Perşembe günü Atakan Hoca'nın dersine girmeden Tuncay'la karşılaştım, dersi 2 saat sora başlıycakmış, naapsam neetsem diyodu. Önce MSN'deki "bir sorun varsa cevabını almak için takla atmalısın!" tavırlarından dolayı kendisine ne kadar gıcık olduumu sölemek için gülmemi bastırmaya çalıştım, (gördüüm anda gülme tutan bitakım insanlar var, Tuncay da dahil) içimi döktükten sonra isterse oyalanmak için bizim derse girmesini söledim. 


 Hocayı beklerken ortaya çıktı ki Tuncay'ın o dersten bisürü tanıdığı varmış. Bi kızı gösterdi bana "Tanıyo musun?" dedi, ismini biliorum bitek dedim. Kızı dürttü bu, beni göstererek "Sana sinir oluyomuş" dedi benim için. Ben de kız heralde Tuncay'ı iyi tanıyodur, ciddiye almaz filan diye düşünüyorum. Kız felsefik çıktı, bana dönüp "Olabilir, insanlar, çeşit çeşit, çok doğal" filan demeye başladı ne kadar umursamadığını da devrik gözleriyle ve tavırlarıyla belli etmeye çalışarak. Ben şaşırıp, "Bi dakka, inandın mı?" dedim. "Yani neden olmasın" filan dedi. Tuncay'ı tebrik ettim, bi de inanıcak birine söylüyo diye. 

 Sonra başka bi kızı gösterdi ki bu kızla bikaç sene öncesinden azıcık muabbetimiz var ve hep hoşuma gitmiştir. Tanıyıp tanımadıımı sordu. Sonra onu da dürtüp beni göstererek "Sana uyuz oluyomuş." dedi manyak. Kız da mahsun mahsun "yaani olabilir" demeye başlıyodu ki "Yahu niye hemen kabulleniyosunuz, aaa!" diye isyan ettim. Sonra kız akıllı çıktı, Tuncay'a ayarlar verdi. Biz tanıştıımızda kendisinin protein olduundan filan bahsetti.

 Sonra Tuncay dersimize girdi, hoca tek tek sunum için kaldırıyodu bizi, ben kalkarsam Tuncay karşımdayken kesin gülüncek bişey yapar ve dikkatimi dağıtır diye stres oldum durdum. Dersin sonunda koca sınıfta kaldırmaya vakti yetmediği 3-4 kişiden biri oldum. Halbuki çok eylenceliydi sunumlar, içimde de kalmadı diil.

 Bööle yani, gördüünüz gibi Perşembe bitiyo, muabbeti bitmiyo. :P

Öf

Haluk Hoca müşterimizi veto ettiğinden beri grup olarak çoğunlukla boş boş oturuyoruz ajansta, dizi filan izliyoruz. (Haftaya geliyo yeni müşterimiz.) Dolayısıyla saat kaçta girip çıktığımız da pek belli olmuyo. Bir de son 2 haftadır keşfettim ki, 5-10 dakka gecikmeyi göze alırsam şayet, 1 saat geç kalkıp otobüs yerine dolmuşla geçebiliyorum karşıya. 


 Bu sabah yine "azıcık geç kaliyim nolcak" diyerek 8küsürde kalktım ama 2 haftadır ilk defa Bostancı'ya varır varmaz binebileceğim bir dolmuş bulamadım. Sabah soğuğunda 15-20 dakikada bir kalkan otobüslerin iki tanesinin kalkışına şahit oldum. Üçüncüsü heralde kalkmak üzereydi (ve ben başlarım böyle işe diyip ona binmek üzereydim) ki bize taksi dolmuş yaptılar. 

 Binince Deniz'i aradım, o bozukmuş zaten bişeylere, ben de bozuldum, kapadık.

 Ajansa girerken Türkü'den "Ron Carter'a bilet aldım, beni yalnız bırakmayın he!" diye bir mesaj ve "Ya bu arada Bay Panter kim, Facebook'tan mesaj atmış bana?" mealinde 2. bir mesaj geldiini gördüm. Aradım konuştuk güldük, günün en tavuksuyuna çorba anıydı. 

 Çok geç kalmadım yine, vardığımda bizim gruptan sadece Şahin ve Burcu vardı. Yani önceki müşteriye bütün işleri bugün yollaması gereken müşteri temsilcimiz henüz yoktu. İlerliyen saatlerde Ezgi dışında bütün grup toparlandı. Ben Perran Hoca'dan Santral'e geçmek ve Yonca Hoca'nın bu haftaki konuğunu izlemek için izin istedim, bütün işlerim tamam olduğu için hiç laf etmeden izin verdi. O zamana kadar House izliyerek oyalanmaya başladım. House'un son 15 dakikasında Perran Hoca'nın beni çağıran sesi duyuldu. Müşteri temsilcimizle gönderilicek metinleri hazırlıyorlar ve anlaşılan pek anlaşamıyolardı. Sonra Şahin de geldi, hepberaber düzenlemeye başladık metinleri. Sonra Perran Hoca, hazırladıımız metinlerin başında adımızın yazmaması gerektiğini, müşteriye bütün işlerin tek ses olarak gitmesi gerektiğini, merak etmememizi, kendilerinin kimin ne yaptığını zaten bildiğini, ama bunun müşteriyi ilgilendirmediğini söyledi. Halbuki o isimler Kadri Hoca'yla filan görüşmeler sırasında metinler birbirine karışmasın diye yazılmıştı. Tabii ki öyle yollanıcaklarını düşünmemiştik, sadece müşteri temsilcimize öyle yollamıştık. (inat ettim adını yazmıycam kızın) Bütün fontlar aynı olsun filan diye uğraşılırken Perran Hoca'nın gitmesi gerekti, ben de gecikmeli de olsa Santral'e geçtim.

 Sunumun yapıldığı salona girdiğimde merdivenlerde bile insanlar oturuyodu. Bu çok anlamsızdı çünkü koltukların en azından 4te 1inde bağyan izleyicilerin çantaları oturuyodu. Sunumun ortasında içeri girmişken bi de fısıltı yaratmiyim diye "çantanızı kaldırır mısınız?" demek yerine göz teması kurmayı seçtim ama insanlar odun olunca olmuyo tabi. Basamağa oturdum.

 Çok sıkılmaya başladım ama bu işten. Toplu taşıma araçlarında, daracık kalçalarına "Ben erkeğim heybetli otururum, sen hanım hanımcık otur azıcık kompak ol" diyen erkek nüfusun nerdeyse balerinlerinki kadar geniş açılmış bacaklarını çek, sonra okula gel "seni toplasalar montumla çantam etmezsin" diyen kızların gazabına uğra. Bakalım nerden patlıycak bu.

 Sunum güzeldi ama arada bastıran uykular fenaydı. 15 dakikalık arada teslim oldum zaten kendilerine. (Yoklamayı imzalayıp ilk fırsatta çıkanlar sağolsun, koltuk boşalmıştı.) Bi de Santral'de Pez satılmaya başlandıından beri bütün sunumlarda sürekli Pez kemiriyorum, kimbilir kaç tane gıcık olanım vardır. Bugün 3 paket bitirdim. Dönüşte, shuttle'da mide bulantısı olarak geri döndüler bana tabi.

 Eve dönüş için babamla buluşalım dedik, Muhip abiyle Erenköy'deymiş, onlar gelene kadar Şaşkınbakkal'da parfüm denemeleri yaptım. Aradığım bi koku var, Escada Collection'a (malesef uzun zamandır üretilmiyo) benziyen bişey, arada burnuma geliyo ama etrafta çok fazla kız oluyo hep, hangisine sorucaamı bilemiyorum "nedir bu?" diye. Bikeresinde Ezgi'nin üstünde farkettim çok hafif, Body Shop'un bi kokusunu söledi bana. Onu denedim bugün, ama yanılmışım sanırım, hiç benzetemedim. Çok heveslenmiştim, çok bozuldum.

 Sonra eve vardık. Babam bulmuş istediği arabayı. Ticari araç. Diğerlerine nispeten güzel olduğunu kabul etsem de kendisine "kamyonet" diyeceğimi aileye bildirdim. Annemin keyfi kaçıktı, babam noolduunu sordu, ananem yemek yemiyo diye üzgünmüş yine. Ne kadar uğraşıp ne kadar güzel bi yemek yaparsa, ananemin yeme ihtimalinin o kadar yükseliceğini sanıyo sanırım, sürekli bişeyler pişiriyo. Sonra ananem hepsini reddedince simit aldırıyolar yine. Çok kilo verdi, üstelik çoğu da "su" kilosunun.

 Öyle yani, bok gibi bir gün olmakla kalmadı, hiçbişeyden bi bok anlamadığım da bir gün oldu. Yarından umutluyum.

Uykulu

Dün gece saat 12 civarında Deniccan'ı yatırırken "saçlarım ıslak, onlarla uuraşmam lazım, keşke ben de yatabilseydim şimdi" dedim, o da haklı olarak "nolcak ki hemen kurutur yatarsın, hadi tatlı rüyalar bana, mukcuk mukcuck" dedi.

Ama ben kaşındım. Bi süredir yanımda gezdirdiğim playlistten sıkıldığım için itunes'da yeni bir liste oluşturup telefonumla 2 dakkada synclemeye karar verdim. İlk adım olarak önceki listeyi sildim. O kadar güzel bi liste hazırlıycaktım ki, her an dinleyesim gelebilecek olan bütün şarkıları içermesiyle beraber, tam olarak keşfetmediğim ama bana heyecan veren bir çok alternatifim de olucaktı. Böylece ertesi günün (yani bugünün) Perşembe olmasının çirkinliği güzel müziklerle hafifliycekti. Gel gör ki asla çözemediğim ve çözemiyceim bir sebeple, bazı albümlerin aktarımı, beklediğim gibi 10 saniye sürerken, bazılarınınki 5 dakika sürüyor, ve bu süre içinde itunes aktarımı canlı şekilde gösterse de mouse'umla verdiğim hiçbir emri algılamıyodu.

Seçeneklerim vardı, mesela henüz eşleştirmeye başlamadığım için telefonumdaki şarkılar silinmemişti, kaç aydır güzel güzel idare ettiğim mp3 listesiyle 1 gün daha geçirmeyi kabul edebilir, böylece yatağıma beklemeden girebilirdim. Ama son 2 senede edindiğim başladığım işi bitirme ilkesi galip geldi.

P harfiyle başlıyan gruplara geldiğimde, gözlerimi bilgisayardan gelen sesleri yorumlayıp, sadece gerekli zamanlarda açabilme becerisi kazanmıştım. En önemli harflerden biri olan P'den ve sonrasından bir çok fedakarlık yapmak zorunda kaldım. Ama artık önemli diildi, gözüm doymuştu, demek ki kulağım haydi haydi doyardı. Saat 2:40'ta yatağa girdim.

Bu sabah yine "alarm daha çalmadı, ne güzel" diye düşünüp düşünüp uykuya geri dalıyodum ki, gözlerim aynıanda(?) açılıverdiler. "Ben alarmı kurdum mu ki???" Saatin 07:57 olduğunu görüp bir oh çektim, alarmı kurup 3 dakika daha uyumak üzere gözlerimi kapadım.

Kalktım, hazırlandım, taksiyi çağırmadan önce mutfaktaki muz demetinden sapı kırılmayacak şekilde özene bezene bir adet muz kopardım. (Çünkü muzu yolda yemek üzere çantama atıyorum ve pislenmesini istemiyorum.)

Taksiye bindiğimde muzu evde unuttuğumu farkettim. Dolmuşa bindiğimde ise KULAKLIĞIMI evde unuttuğumu farkettim. Burada istediğim etkiyi ancak yorumsuz bırakırsam yaratabilirim sanırım. Ama tekrarlıycam bi kez daha; kulaklığımı evde unuttum bugün. Müzik dinlemek için kullanılan kulaklık hani. Açık bırakıyorum sonunu, okuyucuya bırakıyorum. Herkes nasıl anlarsa öyle. Tek bir doğru yok. ghcsfldsasdf

Dolmuşçunun dinlediği radyo programındaki sunucu, helikopter kazası geçiren siyasetçinin ne kadar sıcakkanlı olduğunu, ağzından ülkenin çıkarına olmayan tek bir kelime çıkmadığını, ama işte malesef bu partilerin seçim kampanyalarında kendi helikopterlerini kendilerinin sağlamak zorunda kaldıklarını, halbuki şayet altındaki helikopteri devlet sağlamış olsaydı bakımının da yapılmış olacağını (??!?!!!!!????), bunları unutmamak gerektiğini söledi.

Hiç hoş bi sabah diildi. Taksim'e varıp shuttle'ın kalkmasını beklerken şansıma stand-upçı sokak köpeklerinden birine rastladım. Kuçu simit parçalarını gagalayan bir grup karga görünce koşup hepsini kaçırdı. Sonra simit parçalarından birini alıp 3 metre öteye gitti, yemeye başladı. Kuçunun kendi paylarını bağışladığını sanan kargalar geri dönüp simitleri gagalamaya devam ettiler. 3 metre ötede simitini kemirirken kargaların döndüünü gören kuçu yemeyini bırakıp yine kargaları kovmaya gitti. Ne kadar simit azaldığını kontrol etti. Sonra 3 metre ötedeki simitine geri döndü. Bu döngü bir süre devam etti. Sonra sokakları süpüren adam köpeğin değerli kırıntılarını da çöpüne attı. Sonra Taksim'in melek simitçisi eline naylon poşet geçirip kuçuya yeni simitler verdi. Sonra da shuttle kalktı.

PS: Postumda geçen "muz demeti" isim tamlamasını Şahin Google'dan buldu.

Clooney

Sabah saatin alarmına dayanamadım, 5 dakika sonra uyanmak üzere kapadım, ama sinir bozucu sesini tekrar duymamak için (ya da bilinçaltımda uyuyakalmak istediğim için) snooze'a basmadım, kendim uyanırım dedim. Sonra bütün bunları unuttum, bilincim her sivrildiinde "oley daha alarm çalmadı" diyerek uyumaya devam ettim. Yarım saat geç kalktım. Rüyalarımın iğrenç olduğunu hatırlıyodum ve rüyamın son sahnesindeki müzikalde bir sürü insan zıplayıp dansederek şöyle bir şarkı söylüyolardı: "There's no other George Clooney. No, not at all. There's no other George Clooney. No, not at all. There's no other George Clooney. No, not at all."

 Giyinirken ederken rüyamın tamamını hatırladım. Annemle şiddetli bir kavga ediyoruz ve ben muhteşem argümanlarımı peşpeşe sıralıyorum, sürekli üstüne gidiyorum, içimde hiçbişey kalmasın istiyorum. Ben konuştukça annem hastalanıyo ama ben tartışmaya kapıldığım için bunu algılayamıyorum. Sonunda annemin artık ölmek üzere olduğunu farkediyorum ve hemen vıdıvıdıyı bırakıp onu ne kadar çok sevdiğimi söylemeye çalışıyorum. Ama bir türlü ulaşamıyorum. Bu sefer sevgi sözcükleri birikiyo içimde, onları söylemessem patlıycak gibi oluyorum, tam sesimi anneme ulaştırabiliceim sırada kaybediyorum annemi.

 Sonra üstünden yıllar geçiyo, kaybettiğim kişi hem annem, hem babam hem de Denizcan'mış. Üzgün üzgün gezerken bi müzikale giriyorum, yarısı tiyatro yarısı sinema formatında. Son sahnesinde George Clooney çok üzgün ve Cate Blanchett ona doğru koşuyo, ona ihanet etmediğini, arkasından iş çevirmediğini söylemeye çalışıyo. (ki Cate Blanchett dedikleri aslında Terminatördeki Riley) Tam kanıtlarını sunucakken arkasından vurulup yere seriliyo. Sonra bi dolu adam "There's no other George clooney. No, not at all" şarkısını söylüyo.

Bugün hem tatilimin son günü olduğu için, hem Perran Hoca'nın bitirmemi söylediği rapora bir türlü dokunasım gelmediği için daha uyanıştan stresliyim. Yaptığım herşey, odamı toplayışım, sözlükte düzelttiğim türkçe karakterler, okuduğum haberler, hepsi biyerime batıyo. Aklımda sürekli rapor olduğu için herşey kaos ortamında hissetmeme sebep oluyo. Denizcim'e bu durumu anlatıyorum. Gerçi bu şekilde anlatmıyorum, daha çok "üfff bugün herşey sinirime dokunuyo, raporu da yazmam gerek" gibisinden bişeyler söylüyorum. O da sabahtan Eve Online adlı oyunu denemeye karar vermiş, heyecanlı, uzay gemilerinden, kendi gemisine benim adımı vermekten bahsediyo. Benim de bi yandan ilgimi çekiyo, bi yandan online oyunların çok zaman çaldığını söylüyor, bulaşmak istediimden emin olmadıımı kendimce belli ediyorum. (Alt metninde "bence sen de fazla bulaşma" var.)


Derken vakit gece oluyo, hala raporu açmış diilim, üzerimdeki baskı iyice artmış, yakınıyorum. En son şöyle bir diyalog geçiyo aramızda:

9:43:32 PM Deniz: aradın mı hiç googleda

9:45:52 PM Deniz: çokkomik bi oyun bu

9:46:01 PM Deniz: şu an rookie helperlardan biri benle dalga geçiyo

9:47:40 PM Ceren: aramadım (yazık, konu değişmiş cevap veriyorum hala)

9:47:57 PM Deniz: anlatıcam az sonra ariip :))))

9:48:11 PM Ceren: hep bu oyundan konuşuo artık

9:48:28 PM Deniz: yok daha başı olduğundan ööle


(arıyo beni, nasıl ışık hızına geçip questini tamamlamak üzere başka bir gezegene gittiğini, tam varmışken yanlışlıkla bütün galaksiyi geri döndüğünü anlatıyo, gülüyoruz. az sonra oyunu kapayıp MSN'e geliceini söylüyo, 6 dakika bekliyorum)


9:57:33 PM Deniz: ne güzel

9:57:34 PM Deniz: adam dedi ki

9:57:37 PM Deniz: dur gemimi silahlandırıp geliim

9:57:49 PM Deniz: caldari'de buluşalım dedi

9:57:51 PM Deniz: bekliyorum orda

9:59:18 PM Ceren: bekle bakalım


(bu trip dolu lafımın üzerine 5 dakika çıt çıkarmıyo)


10:04:32 PM Deniz: oyun oynıyalım mı

10:04:38 PM Ceren: cık

10:04:46 PM Deniz: nie


Sonra en nalet halime bürüyorum, telefona geçiyoruz, günün bütün stresini zavallımdan çıkarıyorum, sürekli oyundan bahsettiğini söylüyorum, kabul etmiyo, ısrar ediyorum, itiraz ediyo, belgeyle gelmeye karar veriyorum. Yukardaki diyaloğu kanıt olarak sunmak üzere telefonda okumaya çalışırken koptu sonra ipler. Salak salak gülerek noktaladık geceyi. Şimdi bitanem, deus ex machinamın son anda verdiği bilgilerden yararlanarak raporumu tamamlıycam. Gittim